Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Gerilen ilişkiler, Abd ve Nato’nun Türkiye üzerindeki baskısı, karşılıklı restleşmeler ve son olarak sınır ihlali sonucu bir Türk uçağının Suriye tarafından vurulması…
Birilerinin gür sesle savaş şarkıları söylediği, Tv’lerde operasyon tatbikatları ve savaş analizleri yapıldığı şu sıralarda Suriye deyince akla ilk gelen isimlerden biri Kenan Çamurcu.
Yaşanan son gelişmeler ve kopma derecesine gelen ilişkiler üzerine RebezeHaber’e konuşan Çamurcu gündem yaratacak sözler söyledi.
Geride bıraktığımız son yüzyıl içerisinde özellikle ortadoğu toprakları üzerinde sürekli savaşların, kanın, zulmün ve emperyalizmin kol gezmesinin nedini nedir. Bu süreci nasıl okumak gerekir?
Birinci büyük savaşın emperyalizmi sırasında adına “ortadoğu” denilerek paramparça edilen Ortadünya, ikinci dünya savaşı, soğuk savaş, yeşil kuşak vs. aşamalarında açık hesabı kapatmaya uğraşırken 1979′daki İran İslam devrimi herşeyi altüst etti. İslam devrimi, soğuk savaşı bitirecek zincirleme reaksiyonu başlattığı gibi, Amerikan hegemonisinin taşıyıcı kolonlarını çatlatarak tapulu arazimize kondurulmuş eski binanın ayakta durmasını da imkansızlaştırdı.
Saddam’ın İslam devrimini yoketmek için tutuşturduğu 1980-89 savaşı, Amerikan hegemonisinin kendini korumayı amaçlayan 1991 savaşı, 2001 Afganistan ve 2003 Irak işgalleri, Lübnan’ı ele geçirmeyi amaçlayan 2005 Sedir Devrimi, İsrail’in hezimetiyle sonuçlanan 33 gün savaşı (2006), Suriye’nin çökertilmesini hedefleyen 2011 saldırısı vs. hepsi, sömürgecilerin “ortadoğu” adını vererek kurdukları bölgesel Anglo-Frank rejimi İslam devriminin yarattığı sarsıntıdan koruma operasyonlarıydı.
Arap baharı olarak adlandırılan ve bölgede köklü değişimlere neden olan bu süreç Libya, Mısır, Tunus gibi ülkelerde kısa sürede başarı sağlamışken, Suriye’de neden halen başarılı olamadı? Türkiye’nin bu konuda rolü nedir?
Yeni sömürgeciliğin ülkeleri (onlara “mihver devletler” diyelim) sıraladığımız kronolojinin kesintisiz emelini sürdürerek 2011′de Suriye’ye saldırdı. O nedenle Suriye meselesi zalim-mazlum diyalektiğine oturtularak anlaşılamayacak bir kriz bölgesidir. Çünkü ellerinde gelişmiş ve ağır silahlarla Suriye ordusuna saldıran, bir yıl bile dolmadan 5 bine yakın sivil, asker ve polis öldüren, NATO kampanyalarının ve medyatik yalanların tam desteğini almış bir mazlumluk tarihte pek rastlanılır türden değildir.
Mihver devletlerin 2011 Mart’ında başlattığı Suriye hamlesi boyunca Türkiye’nin neden bu denli görünür olduğunu çokça tartıştık. Ankara’nın Suriye’de bir hükümet darbesi için adeta seferberlik ilan etmesinin sebebini çözemedik. Silahlı isyancılara verilen her türlü lojistik dahil, bir dizi gayri meşru yolla Suriye’ye yönelik örtük savaş yürütülmesinin neden Türkiye’nin boynuna kalmış veya bırakılmış bir yük olduğunu yetkililerin açıklamasını bekledik.
Sorduğumuz soruların cevabını hiçbir zaman alamadık. Bununla da kalınmadı, Türkiye-Suriye geriliminin tırmanması için elden gelen hiçbir tahrik esirgenmedi.
Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen sınır ihlali ve uçak düşürme eyleminin sorumlusu kimdir?Bu olay kime ne kazandırmıştır?
Bugünlerde Türk savaş uçağının, yüksek gerilim zamanlarında tehdit ve tehlike algılamaya hayli müsait bir davranışla Suriye hava sahasına girmesi sonucu Suriyelilerin aşırı tepkisine yolaçarak düşürülmesi kriziyle yüzyüzeyiz.
Suriye krizi bugünlerde Suriye karasularını veya hava sahasını ihlal eden şüpheli misyonuyla bir TSK jetinin Suriye güvenlik güçleri tarafından düşürülmesiyle gündemdedir. Başbakan bir yıldır yaptığı gibi yine tehditler savuruyor. Medyadaki sivil generaller ise savaşı çoktan başlattı. Tankları yürütüyor, uçakları uçuruyor, piyadeleri Suriye sınırının şurasından burasından ülkeye sokuyorlar. Şam’a varıp Esad hükümetini deviriyor ve yaptıkları darbe sonrasında İstanbul’da bekleyen kukla hükümete yönetimi devrediyorlar.
Manzara kuşkusuz komiktir, ama trajik komik!
Uçağımızın Suriye tarafından düşürülmesi bir yıldır İsrail nam-ı hesabına Türkiye-Suriye savaşı için çaba gösteren Likudnik muhitleri nasıl da sevindirmiş gözüküyor. 1998′de, 28 Şubat koşullarında ve İsrail’in derin nüfuzu altında Türkiye ve Suriye’yi yine bu şekilde savaşın eşiğine getirmişlerdi. Muhafazakar çevreler 1998′deki girişimi bir çırpıda “İsrail’e çalışan Ergenekon”a bağlamışken bugün bizzat kendileri aynı girişimi örgütlüyor, taşıyıcısı oluyor ve doğal sonuçlarına vardırmaya çalışıyor. Fakat ilginç olan, 1998′deki Likudnik koronun muhafazakar iktidar zamanında da yine işbaşında olması ve bir kez daha İsrail’e hayat öpücüğü sayılacak Türkiye-Suriye savaşı için tahriklerine devam etmesidir. 1998′deki denemeyi bir çırpıda Ergenekon’a bağlayan ve İsrail’in çıkarına olduğunu kolayca söyleyiveren muhafazakarların, kendi iktidarları döneminde yaşanan gerilimi meşru görebilmesi, ancak yaşanan zihinsel dönüşüm, başkalaşma, yabancılaşma, çürüme ve yozlaşma ile izah edilebilir.
Suriye’nin Türk savaş uçağını düşürmesi olayı normal koşullarda hızlı bir özür ve tazminat ile telafi edilebilecek bir sorunken başını ABD’nin çektiği Mihver devletlerin yarattığı bugünkü şartlarda neredeyse Türkiye’nin tetikçi olarak kullanılabileceği savaş ihtimaline yolaçmış gözüküyor. Ankara, gayri meşru ilan ettiği ve darbeyle devirmeye çalıştığı Suriye hükümeti ile bütün temasını kesmiş durumda Suriye ile yaşanan krizi yönetmeye çalışıyor.
Suriye hükümetine “meşruiyetin bitti” diye haykırdıktan sonra “Suriye tarafıyla koordineli çalışma”dan sözedilmesi nasıl da acıklıdır!
Bu süreci Ankara nasıl yönetti? Ne yapması gerekirdi ne yaptı?
Düşürülen uçağın misyonuyla ve yaşananlarla ilgili onlarca çelişki ve cevapsız soru var. Uçağın neden tam da Suriye sınırının dibinde radar testi yaptığı, neden denizden karaya doğru alçak irtifa ve yüksek hızda dalış halinde olduğu, neden ikinci uçak vurulmadığı halde onun vurulduğu gibi onlarca soru.
Ankara dilediği kadar uçağın misyonunu normal ve standart protokollerin uygulandığı bir test uçuşu olarak göstermeye çalışsın ve hedefin Suriye olmadığını söylesin sormadan edemiyoruz: Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ulusal güvenliğini ilgilendiren dramatik gelişme neydi ki bu çalışma zaman zaman Suriye hava sahasının içine girilerek yürütülüyordu?
Hükümet ısrarla uçağın silahsız olduğunu söylüyor ama zaten Suriye tarafı hiçbir açıklamasında uçağın silahlı olup olmadığından bahsetmedi. Şam, bir yıldır devam eden asimetrik savaş koşullarında casusluk faaliyetlerinin de tehdit olarak algılandığını açıkladı. Ankara, uçağımızın casusluk faaliyeti yapıp yapmadığı konusuna girmedi bile!
Erdoğan hükümeti krizi yönetme kabilinden beyanları sırasında havsalaya sığmaz senaryoları dolaşıma sokmaya çalışıyor: Uçak uluslararası sularda uçuyormuş, füze ile vurulunca 5 mil (veya daha fazla) sürüklenerek Suriye karasularına düşmüş! İktidara ilişik bazı yorumculara göre ise uçağımız üstelik Suriye hava sahasından çıkarken “kalleşçe” arkadan vurulmuş. Yani saatte asgari 1500 km hız yapan uçak o hızla Suriye hava sahasından uzaklaşırken vurulmuş ve vurulduktan sonra tam aksi istikamette 5 mil geriye sürüklenerek Suriye karasularına düşmüş! Bu ve buna benzer acaip senaryoları ortaya atan Ankara, üyesi olduğu NATO’yu toplantıya çağırdığında Suriye’ye karşılık verilmesi yönünde karar çıkarttıramadı. Bu bir yana, NY Times, bazı NATO üyelerinin Türkiye uçağının misyonundan kuşkulu olduklarına dair bir değerlendirme yayınladı. Zaten Ankara’nın da “uçağın düşürülmesinin Esad’ın gidişini hızlandıracağı” yönündeki açıklamaları, meselenin uçağın düşürülmesinden ibaret bir hukuki sorun olarak görülmediğini kanıtlıyor.
Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun üç gün sonra hükümetin tutumunu açıklamak üzere TRT’ye verdiği söyleşide yaptığı açıklamalar ise Ankara’nın gerçek niyetiyle ilgili tereddütlerin artmasından başka bir işe yaramadı. Davutoğlu bu söyleşide pilotların Suriye hava sahasını yanlışlıkla ihlal ettiğini ve uyarıldıktan sonra oradan uzaklaştığını söyledikten sonra uçağın Suriye karasularına düştüğünü kabul etti. Uçağımızın uyarılmadan vurulduğunu da söyledi, uyarıldığı için Suriye hava sahasından çıktığını da. Fakat Davutoğlu, Suriye’de bir yıldır hükümet devirmeye çalışan her türlü silahlı unsurun ve terörist grupların Türkiye’de barındığı ve buradan Suriye topraklarına girip eylem yaptıklarından, uçak krizinin bu koşullarda yaşandığından hiç bahsetmedi. Uçak düşürme olayının gerçekleştiği şartlara hiç değinmeyen Dışişleri Bakanı, hava sahası ihlalini Suriye ile benzer hiçbir durumun yaşanmadığı Yunanistan’la kıyaslayıp durdu. Oysa her sağlıklı insanın aklına bazı sorular gelebilir: Karşılıklı hava sahası ihlalleri yaşansa da Türkiye Yunanistan’da hükümet devirmeye çalışıyor mu? Yunanistan hükümetinin devrilmesi halinde yerini alacak yeni hükümet, emrindeki silahlı unsurlarla ve terörist eylemlere liderlik ederek İstanbul’da faaliyet gösteriyor mu? Yunanistan örneğiyle Suriye örneği birbirine zerre kadar benziyor mu?
Peki bu eylemi meşru görebilirmiyiz?
Mesele Suriye’nin uçak düşürme eylemini meşrulaştırmak kuşkusuz olamaz. Ama Ankara’nın kökten yanlış politikalarının yolaçtığı durumu tespit etmek zorundayız. Suriye’den özür ve tazminat alabilmenin yolu, Ankara’nın terör faaliyetlerine lojistik verme dahil her türlü gayri meşru yolu kullanarak Suriye hükümetini devirme çabasını bırakmasından geçmiyor mu?
Abd ve batılı güçlere karşı Rusya ve Çin Suriye yönetimine destek verdi. Muhafazakar Türk hükümetinin evvelinde Batı’ya olan tavrı malumken bu süreçte Abd ile koşulsuz müttefiklik ilişkisi içinde olmasının nedeni nedir?
Suriye krizinin gösterdiği çıplak gerçek şudur ki, büyük güçler arasında Türkiye yüksek pazarlıkların sürdüğü çok taraflı bir meselede asla kendi başına herhangi bir şey yapabilecek durumda değildir. Bir tarafta Mihver devletler, birinci ve ikinci dünya savaşlarında kurdukları Anglo-Frank bölgesel rejimin devamı için uğraş veriyor. Bölgesel rejimin kendi menfaatlerini azami gerçekleştirebilecekleri yeni biçimine evrilmesi için ardarda girişimlerde bulunuyor. Lübnan’a (Hizbullah’a) ve Filistin’e saldırıyor, İran’a baskı ve yaptırımlar uyguluyor, Irak’ı terörle ve Kürdistan’ı koparıp bağımsızlaştırma tehdidiyle baskı altında tutuyor. Mihver devletlerin nefes aldırmayan bu savaşına karşı İran, Suriye, Irak ve Lübnan’dan oluşan Direniş hattı da Mihver devletlerine göz açtırmıyor, emellerini icra etmesine fırsat tanımıyor. Uluslararası siyasetin seçenekleri arasında tercihini Direniş hattına destek vermekten yana kullanan Rusya ve Çin de aynı bölgede kendi menfaatleri gereği Mihver devletlerin tüm denemelerine karşı koyuyor. Birinci dünya savaşındaki Mihver devletlerin mirasçısı ABD ve diğer batılı güçler karşısında Rusya, İran, Çin, Suriye, Irak ve Lübnan’dan oluşan Müttefik güçlerin hızla hizalandığını açıkça görebiliyoruz. Bu karşılaşmada Mihver devletler, adına “ortadoğu” dedikleri düzeni korumaya çalışırken Müttefik güçler bu rejimi yıkıp yeni bir bölgesel rejim kurmak istiyor. Mihver devletler bu karşılaşmanın Irak cephesinde kesin bir yenilgi aldı. 2006′daki 33 günlük savaştan başlayarak Lübnan’da tam bir hezimet yaşadı. İran’a yönelik saldırıların hiçbiri sonuç vermedi ve İran eskisinden çok daha güçlenmiş olarak bölgenin tartışmasız birinci kuvvetine dönüştü. Güncel karşılaşma Suriye cephesinde yaşanıyor ve görünen o ki Mihver devletler burada da askeri yenilgiyi çoktan aldı ve hezimeti telafi edecek müzakereler için el güçlendirmeye çalışıyor.
Aslında etrafımızda yaşanan çatışma, gerilim ve savaşlar Anglo-Frank rejimin yıkılması sürecinden başkası değildir ve kelimenin tam anlamıyla bir gündönümü yaşanmaktadır. Türkiye ne yazık ki bu karşılaşmada Mihver devletler arasında olmayı tercih etmiştir ve sömürgeciliğin kurduğu eski bölgesel rejimi korumaya çalışmaktadır. Bu tam anlamıyla muhafazakarların tragedyasıdır! Yıllarca “batı uygarlığı çöküyor, ne